Günler akıp gittikçe daha da anlamsızlaşıyormuş gibi değil mi hayatımız?
Hatta anlamlı hale getirme çabalarımız da dahil.
Yaşın geçkinliği ve yapılacak eylemlerden heyecan duymak arasında ters orantı olduğu su götürmez gerçek.
Dokunamaz oldular gönül teline nice nice müzisyenler.
Duymak için ufak bir tını koşturur durur olduk.
Dejenere, pembe dizi kıvamında yaşamak isteyen insanlarla dolarken dünyamız, çok zor bulduk eski roman gibi kokan, sıcak insanları.
Herşey çok mu yapaylaştı, yoksa yalnızlık mı çok tatlı ?
10 Mayıs 2016 Salı
6 Ocak 2016 Çarşamba
we are still living medieval age
Krallar, soytarılar, sözde kahraman şovalyeler, açlık yokluk çeken halk, idam edilenler, sürgünde ölenler;
Değişen tek şey teknoloji.
Değişen tek şey teknoloji.
10 Aralık 2015 Perşembe
Elçi & Zeval
Hep bir bunalım hakim günlerime.
Henüz yedi yaşında iken depresyona girmiş bir çocuk, saçının bir bölümü dökülmüş.
Resimde, müzikte, kendini gösteren yetenekleriyle, sanata eğilimi olan bir çocuk.
Oyuncaklarının eve gelen misafir çocukların oynamaması için saklanmasının tembihlendiği çağlarda, o sokağını evi yapmış, oyuncaklarını kaldırımlara sermiş ve döndüğünde bulamayışına anlam verememişti..
Evrimin doğasındaki vahşi rekabet işlememişti onun genlerine, büyüse bile. Rekabet yerine hep yardım etti etrafındakilere ama karşılığı avını paylaşmak isteyen aslanın, sırtlanlar tarafından saldırıya uğraması gibi oldu. Daha bir lokma yiyemeden arkasını dönüp gitti. Çünkü vahşi doğada doktor ve ilaç yoktur, küçük bir yara alırsanız enfeksiyondan ölebilirsiniz. Rakip ne kadar zayıf olsa da risk her zaman vardır.
Tüketerek orgazm olan bir türe evrildi, homo-erectus.
Etinden yediren ve bunun acısını bastırmak için dişlerini bulduğu her şeye geçiren bir canavara dönüştü.
Mazoşizmin ve sadizmin verdiği hazla kendinden geçen, salyalarıyla gittiği yönü belli eden, gözü kör yürüyen et yığınlarıyla doldu, doğayı yok edip kurdukları gri, soğuk, taştan alanlar.
Burada parıldıyordu çocuk, vahşetin içinde büyüdü. Kendini ne ifade edebildi ne de bir tanesini çekip çıkarabildi bu saçma, vahşi döngüden. Canavarların kurduğu sistemin bir parçası olmazsa yaşayamayacağını biliyordu, her ne kadar delirmiş olmasa da Tanrı onu da zaafları ve ihtiyaçlarıyla yaratmıştı. Karıştı kalabalıklara, içten içe yardım edebileceğini biliyordu, çamur deryasına kapılmış akıp giden insanlara. Uyum sağlamak gerçekten zordu ve başka bir şeye vakit bırakmıyordu.
Hem Tanrı'da çok sıkılmıştı insanların kendilerini getirdikleri noktadan; Yok etmek için bir çaba bile sarf etmek istemiyordu, kıyamet için emir vermeye bile değer bulmadı. Biliyordu savaşan her organizmanın yok olacağını, biliyordu bu canlının içindeki savaşın hiç bitmeyeceğini.
Meleklerinin güzelliklerini izlemeye verdi kendini. Yolladığı son Mesih kaybolup, yıpranıp gidiyordu karanlıkların arasında. Öylesine gözü dönmüştü ki artık Ademoğlu'nun, biliyordu Mesih uçsa da, gezegenleri yerinden oynatsa da bir anlam ifade etmeyecekti. Zaten onu da insanların eski günlerini hatırlamak için yaratmıştı. O kadar uzun zaman olmuştu ki zira.
Böylesine bir değerin karanlıklarda yitip gittiğini görmek canını iyiden iyiye sıkmış olsa gerek bırakmıştı ilgilenmeyi, Dünya denen gezegenle.
Mesih artık çok yorulmuştu anlaşılmamaktan, sürekli savaşmaktan, yalnızlıktan. Çevresinde bir tek kişi bile yoktu iletişim kurabildiği. Küçük Dünyası günden güne daha da küçülüyordu. Şehirler arası yolculuklar yerini başka bir semtteki deniz kenarına, o da yerini evin kitaplarla dolu odasına bırakmıştı. Bunalımdan kurtulup nefes aldığı zamanlar yalnızca kendini okumaya veriyordu.
Robot gibi çalışıp geldiği işi onu her gün daha da çok yoruyordu, vahşi hayvanlarla kaplı bir ormanda ilerlemek gibiydi, ruhu yaralarla dolu dönüyordu evine, pençeler ve dişlerin bıraktığı.
Yine böyle bir gün evine geldi, aceleyle çıkarken savurup attığı pijamalarını katladı, çekmecesine koydu, bütün evi süpürdü, bulaşıkları makineden alıp raflara dizdi, üzerindeki kıyafetleri çıkardı kirli sepetine attı, ardından banyoya girdi. Sular suratından akıp bedenini ıslatırken, tuzlu gözyaşları da eşlik etti küvetin deliğine uzanan bu yolculukta sulara. Tıraş bıçağının kafa kısmını kırıp o akşam bileklerini kesti. Bedeni; alt komşunun tavanından sular damlamaya başlayana kadar bulunamayacaktı.
Ölmesine yakın cehenneme bu haber gidiverdi, zebaniler tedirgindi, intihar eden sayısız insan ağırlamışlardı zebani misafirperverliğiyle, intihar edenlerin adresi burasıydı ama daha önce hiçbir Mesih buralara gelmemişti, bir kaç tanesinin rehberlerle eğitim amaçlı turistik gezi yaptığı olmuştu, fakat böyle bir şey ilk defa yaşanıyordu. Zebaniler en güçsüz, en genç, en çaylak zebaniyi çağırdılar konuşmak için, zira cehennemde otorite yoktur, varsa da insanların tam tersi şeklindedir. Her kafadan bir ses çıkıyor zebanilerin kimisi birbirini yumrukluyor, kimileri de hiç aldırış etmeden günlük faaliyetlerine devam ediyorlardı. En çaylak ve çelimsiz ''Yukarıdakinin bunu bir sabotaj olarak yapabileceğini, belki de bunu cehennemin kaosunu bozmak amaçlı yaptığını söyledi.'' ve ekledi ''ışıltılılardan birine sormak gerek...'' ışıltılı diyerek kast ettiği şey meleklerdi, zira adlarını anmak sinirlerini bozuyordu. En yaşlı ve kadim olanı ayak işlerinde kullandıklarından onu çağırdılar ve neler olup bittiğini öğrenmesi için Araf'a yani kutupların buluşabilecekleri tek yere yolladılar. Adı ''Zohak''tı büyük kafasını havaya kaldırıp hiçbir faninin duymaya tahammül edemeyeceği gürlemesiyle ''Gabriel'' in adını haykırmaya başladı ve kendini yerde buldu. Gelmişti.
Bir ayağıyla kafasına basıyor, alevli kılıcını ensesine dayamış, yerden kalkmasına izin vermiyordu.
Bu lanetlilerle ışıltılıların iletişim şekli idi. Olan biteni anlattı Zohak ve neden böyle bir şeyin meydana geldiğini, ne yapmaları gerektiğini bilmediğini söyledi. İşin aslı Gabriel' de ne olacağını bilmiyordu, Tanrı bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamıştı ve kimse gidip sormaya cesaret edemiyordu. Eski tecrübelerine dayanarak ''Sizin gücünüz ona azap vermeye yetmez ve ruhunun ışığı cehennemin karanlığını bozabilir.'' dedi. Bizzat kendisinin Araf'a bırakacağını ve onu kesinlikle kimsenin rahatsız etmemesi gerektiğini söyledi.
Dünyada hiçbir yere ait olamayan bedenin ruhu da bir yere ait olamamıştı.
Henüz yedi yaşında iken depresyona girmiş bir çocuk, saçının bir bölümü dökülmüş.
Resimde, müzikte, kendini gösteren yetenekleriyle, sanata eğilimi olan bir çocuk.
Oyuncaklarının eve gelen misafir çocukların oynamaması için saklanmasının tembihlendiği çağlarda, o sokağını evi yapmış, oyuncaklarını kaldırımlara sermiş ve döndüğünde bulamayışına anlam verememişti..
Evrimin doğasındaki vahşi rekabet işlememişti onun genlerine, büyüse bile. Rekabet yerine hep yardım etti etrafındakilere ama karşılığı avını paylaşmak isteyen aslanın, sırtlanlar tarafından saldırıya uğraması gibi oldu. Daha bir lokma yiyemeden arkasını dönüp gitti. Çünkü vahşi doğada doktor ve ilaç yoktur, küçük bir yara alırsanız enfeksiyondan ölebilirsiniz. Rakip ne kadar zayıf olsa da risk her zaman vardır.
Tüketerek orgazm olan bir türe evrildi, homo-erectus.
Etinden yediren ve bunun acısını bastırmak için dişlerini bulduğu her şeye geçiren bir canavara dönüştü.
Mazoşizmin ve sadizmin verdiği hazla kendinden geçen, salyalarıyla gittiği yönü belli eden, gözü kör yürüyen et yığınlarıyla doldu, doğayı yok edip kurdukları gri, soğuk, taştan alanlar.
Burada parıldıyordu çocuk, vahşetin içinde büyüdü. Kendini ne ifade edebildi ne de bir tanesini çekip çıkarabildi bu saçma, vahşi döngüden. Canavarların kurduğu sistemin bir parçası olmazsa yaşayamayacağını biliyordu, her ne kadar delirmiş olmasa da Tanrı onu da zaafları ve ihtiyaçlarıyla yaratmıştı. Karıştı kalabalıklara, içten içe yardım edebileceğini biliyordu, çamur deryasına kapılmış akıp giden insanlara. Uyum sağlamak gerçekten zordu ve başka bir şeye vakit bırakmıyordu.
Hem Tanrı'da çok sıkılmıştı insanların kendilerini getirdikleri noktadan; Yok etmek için bir çaba bile sarf etmek istemiyordu, kıyamet için emir vermeye bile değer bulmadı. Biliyordu savaşan her organizmanın yok olacağını, biliyordu bu canlının içindeki savaşın hiç bitmeyeceğini.
Meleklerinin güzelliklerini izlemeye verdi kendini. Yolladığı son Mesih kaybolup, yıpranıp gidiyordu karanlıkların arasında. Öylesine gözü dönmüştü ki artık Ademoğlu'nun, biliyordu Mesih uçsa da, gezegenleri yerinden oynatsa da bir anlam ifade etmeyecekti. Zaten onu da insanların eski günlerini hatırlamak için yaratmıştı. O kadar uzun zaman olmuştu ki zira.
Böylesine bir değerin karanlıklarda yitip gittiğini görmek canını iyiden iyiye sıkmış olsa gerek bırakmıştı ilgilenmeyi, Dünya denen gezegenle.
Mesih artık çok yorulmuştu anlaşılmamaktan, sürekli savaşmaktan, yalnızlıktan. Çevresinde bir tek kişi bile yoktu iletişim kurabildiği. Küçük Dünyası günden güne daha da küçülüyordu. Şehirler arası yolculuklar yerini başka bir semtteki deniz kenarına, o da yerini evin kitaplarla dolu odasına bırakmıştı. Bunalımdan kurtulup nefes aldığı zamanlar yalnızca kendini okumaya veriyordu.
Robot gibi çalışıp geldiği işi onu her gün daha da çok yoruyordu, vahşi hayvanlarla kaplı bir ormanda ilerlemek gibiydi, ruhu yaralarla dolu dönüyordu evine, pençeler ve dişlerin bıraktığı.
Yine böyle bir gün evine geldi, aceleyle çıkarken savurup attığı pijamalarını katladı, çekmecesine koydu, bütün evi süpürdü, bulaşıkları makineden alıp raflara dizdi, üzerindeki kıyafetleri çıkardı kirli sepetine attı, ardından banyoya girdi. Sular suratından akıp bedenini ıslatırken, tuzlu gözyaşları da eşlik etti küvetin deliğine uzanan bu yolculukta sulara. Tıraş bıçağının kafa kısmını kırıp o akşam bileklerini kesti. Bedeni; alt komşunun tavanından sular damlamaya başlayana kadar bulunamayacaktı.
Ölmesine yakın cehenneme bu haber gidiverdi, zebaniler tedirgindi, intihar eden sayısız insan ağırlamışlardı zebani misafirperverliğiyle, intihar edenlerin adresi burasıydı ama daha önce hiçbir Mesih buralara gelmemişti, bir kaç tanesinin rehberlerle eğitim amaçlı turistik gezi yaptığı olmuştu, fakat böyle bir şey ilk defa yaşanıyordu. Zebaniler en güçsüz, en genç, en çaylak zebaniyi çağırdılar konuşmak için, zira cehennemde otorite yoktur, varsa da insanların tam tersi şeklindedir. Her kafadan bir ses çıkıyor zebanilerin kimisi birbirini yumrukluyor, kimileri de hiç aldırış etmeden günlük faaliyetlerine devam ediyorlardı. En çaylak ve çelimsiz ''Yukarıdakinin bunu bir sabotaj olarak yapabileceğini, belki de bunu cehennemin kaosunu bozmak amaçlı yaptığını söyledi.'' ve ekledi ''ışıltılılardan birine sormak gerek...'' ışıltılı diyerek kast ettiği şey meleklerdi, zira adlarını anmak sinirlerini bozuyordu. En yaşlı ve kadim olanı ayak işlerinde kullandıklarından onu çağırdılar ve neler olup bittiğini öğrenmesi için Araf'a yani kutupların buluşabilecekleri tek yere yolladılar. Adı ''Zohak''tı büyük kafasını havaya kaldırıp hiçbir faninin duymaya tahammül edemeyeceği gürlemesiyle ''Gabriel'' in adını haykırmaya başladı ve kendini yerde buldu. Gelmişti.
Bir ayağıyla kafasına basıyor, alevli kılıcını ensesine dayamış, yerden kalkmasına izin vermiyordu.
Bu lanetlilerle ışıltılıların iletişim şekli idi. Olan biteni anlattı Zohak ve neden böyle bir şeyin meydana geldiğini, ne yapmaları gerektiğini bilmediğini söyledi. İşin aslı Gabriel' de ne olacağını bilmiyordu, Tanrı bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamıştı ve kimse gidip sormaya cesaret edemiyordu. Eski tecrübelerine dayanarak ''Sizin gücünüz ona azap vermeye yetmez ve ruhunun ışığı cehennemin karanlığını bozabilir.'' dedi. Bizzat kendisinin Araf'a bırakacağını ve onu kesinlikle kimsenin rahatsız etmemesi gerektiğini söyledi.
Dünyada hiçbir yere ait olamayan bedenin ruhu da bir yere ait olamamıştı.
24 Kasım 2015 Salı
Sweet Dreams
Yine yorgun döndüm eve, Her gün olan şeydi bu aslında, yıllardır iş ve ev arasında mekik dokumuştum, hayatımdan büyük bir zamanı para karşılığında takas etmek zorundaydım, kapitalizm denen sistem, üretim-tüketim ve kendine herhangi bir şekilde yarar sağlamayan hiçbir olguyu kabullenmiyordu çünkü.
Son zamanlarda hiç uyuyamaz olmuştum. Kabuslar ve çığlıklarla uyandığım geceler sıklaşmış ve bu durum yavaş yavaş psikolojimi bozmaya başlamıştı. Gittiğim doktordan da ''uyku apnesi bunu tedavi edebiliriz'' yanıtı almıştım ve adet yerini bulsun diye gittiğim doktordan aynı beklentiler içinde geri döndüm.
Bence bilinçaltım bana bir işaret yollamaya çalışıyordu, bir şeyler ters gidiyordu ve ben onun kullandığı dili ilk defa duyuyordum, anlayamıyordum verdiği mesajı.
O bana mesajlar yollamaya devam etse de, ben yeni bir kabuslu gece olarak yorumlayabildim ancak. Ta ki o geceye kadar. Gördüğüm kabustan uyandığımda saat tam olarak 03:30 idi, kalkıp bir bardak su içtim, sanki beni boğmaya çalışmış birinin elinden zar zor kurtulmuş gibi yorgundum. yatağıma döndüm yarı kapalı gözlerle, tam uyumaya başlamıştım ki kolumda bir şey hissettim, gözlerimi açıp baktım ve bir el, güzel bir kadın eli omuzuma dokunuyordu. Dantelli beyaz eldiveni, ince uzun parmaklarındaki kırmızı ojesi, gördüğüm en güzel kadın ellerinden biriydi bu. Korkudan donup kalmıştım, sadece omuzuma dokunuşuna bakıyordum, içimden bir ses ''arkanı dönme, ne olursa olsun yüzüne bakma!'' diyerek beni uyardı, donup kalmıştım, yaşadığımın rüya mı yoksa gerçek mi olduğunun farkına bir türlü varamıyordum. Elin veda eder gibi omuzuma küçük şevkatli vuruşlar yaptıktan sora benden uzaklaştığını hissettim. O an arkamı döndüm ve incecik uzun bedenine giydiği gelinliğiyle odadan neredeyse süzülerek çıkmak üzere olan kadını gördüm, her ayrıntısı o kadar güzeldi ki, topladığı siyah saçlarını duvağının altından görebiliyordum, beyaz teni karanlıkta parlıyordu sanki, öylece arkasından izledim yüzünü göremedim, peşinden de gidemedim odadan çıkmasıyla uykuya dalmam bir oldu. Sabah uyandığımda kendimi iyi hissediyordum, yorgun değildim, gördüğümün ne olduğuna karar veremiyordum.
19 Kasım 2015 Perşembe
Köleler ve Zevkleri
Şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde, bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir. Şehvet, tahrik olma, tensel zevkler; bunların hepsi köle edicidir. Yığınlar şehvet yalağından beslenen domuzlar gibi bir yaşam sürerler. (Nietzsche)
1 Kasım 2015 Pazar
Şeytan bunun neresinde ?
Yüzünüzdeki şeytanı kıskandıran gülümsemeyi görseydiniz, sadece kendinize dışarıdan bakabilseydiniz, sırf sizde yaratmış olduğu bu etkiden dolayı vazgeçerdiniz...
Yine Taş kalplilerin merhametine kaldık.
25 Kasım 2013 Pazartesi
Tanrı
Hiçliğin dinginliği ve durağanlığında bir kıpırtı oluştu önce. Küçük bir kıvılcım gibi. Hiçliğin sınırsızlığında ölçü ve kavramlar yoktu. Beyaz bir küre, varlık ile yokluk arasında bir yerlerde gezindi. Gümüş bir beden belirdi, kıpırtısız ve dingin. Sadece var oluyordu kendi başına. Düşünceleri akan bir ırmak gibi temiz ve saftı, ta ki varlığını sorgulamaya başlayana kadar. Kendi benliğini kavramaya, anlamaya çalışmak onu huzursuz etti ve uyandı dingin uykusundan. Gözlerini açtı ve gördü. Artık anlayabiliyordu. Algının kapılarını açmıştı bir kere, artık geri dönüş yok, huzur yoktu. Neden varım? Ben neyim? Düşündü, gördü, hareket etmeye başladı. Her şey çok daha karışıktı artık. Kendini anlamaya çalışmak, en zor şey olsa gerek. Nasıl da bir anda böyle belirivermişti? Neydi onu hiçliğin dingin uykusundan uyandıran? Varlığının acısıyla daldı bu sefer düşüncelere. Ne istendiğini sorguladı. Bu durum kısa sürmedi. Kendi benliğini kavramaya çalışırken farklı bir şeyler algıladı sonsuz beyazlıkta. Bir yansıma gibi. Kontrol edemediği bir düşüncesi gibi. Hissetti onu bu sonsuz mekanda, yaklaştılar birbirlerine. Duyabiliyorlardı birbirlerini. Bu yokluk mekanında artık sadece kendi benlikleri değildi var olan. Artık ikilemler çıkagelmişti. Bir karşıtlık vardı düşüncelerde. Sorgulamaya başladılar beraber. İkisinin de arayışı ortaktı. Düşünceleri somutlaşmaya başlamıştı, görebiliyorlardı, dokunabiliyorlardı. Bu onlara haz verdi ve durmaksızın devam ettiler yaratmaya. Önlerinde ışıklar belirdi, derin karanlıklar. Önlerinde oluşanlar, kendilerinin de bir şeylerin önünde oluştuğu fikrini doğurdu. Yarattıklarının yansımalarında aradılar kendilerini. Hiç durmadılar. Anlamsız şekillerden yorulmuşlardı ve sistemli oluşumlar yaratmaya karar verdiler. Sistemler için kanunlar gerekliydi. Kanunlar belirlediler ve bunlara uygun sistemler. Sonsuz uzaylar, yıldızlar, gezegenler. Tanımlanamayan birçok oluşum. Bu oluşumlar onlara yetmedi. Sistemli hareketler tahmin edilebilirdi. Bu sistemlerde bir uyumsuzluk oluşmalıydı. Dengeyi bozan bir ikilik. Tıpkı kendileri gibi. Aykırı bir oluşum. Tehlikeyi göze aldılar. Kendilerini çoğaltmaya karar verdiler. Bu işe girişirken yaşadıkları korku ve heyecan onları temkinli olmaya itti. Kopyaları zayıflıklarıyla birlikte var oldu. Onların korkularında ki güçsüzlükle yoğruldular, hiçlikten sıyrılıp doğarken.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




